Gazipaşa Sahil | Gazipaşa Haber
firma reklam
19 MAYIS 1919 KURTULUŞ YOLUNDA İLK ADIM 17/05/2019

19 MAYIS 1919 KURTULUŞ YOLUNDA İLK ADIM

 19 Mayıs 2019; Atatürk'ün önderliğinde emperyalizme ve yerli iş birlikçilerine karşı  başlayan  Milli Mücadele'nin 100’üncü yılı…Türk Milleti'nin “yeniden doğuşunu” sağlayacak, Türk Bağımsızlık Savaşı'nın örgütlenme sürecinin başladığı gün ve aynı zamanda Atatürk’ün doğum günü.. Emperyalizme karşı “tam bağımsızlık”, sultana karşı “milli egemenlik” mücadelesi, o ilk adımla başlamıştı…

 Atatürk, “19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım” diyerek başladığı Nutuk'u, Gençliğe Hitabe ile bitiriyor  ve  böylece 1919' da başlayan bağımsızlık mücadelesi sonunda  kurulan Türkiye Cumhuriyeti'ni gençlere emanet ediyordu. Yani o, 1919 ruhuna gençlerin sahip çıkmasını istiyordu…

Atatürk, Cumhuriyetimizi gençlere emanet  etmiştir..

               Gençlik ve Spor Bayramı, ilk defa 24 Mayıs 1935’te “Atatürk Günü” adı altında kutlanmış, Beşiktaş’ın girişimleriyle Fenerbahçe Stadı’nda kutlanan bu ilk 19 Mayıs, Galatasaray ve Fenerbahçeli yüzlerce sporcunun da katılımıyla bir spor günü haline gelmiş ve 20 Haziran 1938 tarihli kanunla “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. 1980 sonrası adı Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı olarak değiştirilen bayram,  günümüze kadar  coşkuyla kutlanmış ve kutlanmaya devam edilmektedir.

 

Gençlik ve Spor Bayramı, ilk defa 24 Mayıs 1935’te “Atatürk Günü” adı altında kutlanmıştı…

 

             MEMLEKETİN İÇİNDE BULUNDUĞU DURUM VE KURTULUŞ ÇARELERİ

              19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkan Atatürk, 7 yıldır aralıksız savaşmak zorunda kalmış, varını yoğunu kaybetmiş, dahası elinde kalan toprakları işgal edilmiş yorgun, yoksul bir halkı “Ya istiklal ya ölüm” parolasıyla ayağa kaldırmayı başarmıştı..

              Atatürk, Nutuk'un  ilk sayfalarında, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarken gördüğü  korkunç manzarayı “Samsun’a Çıktığım Gün Genel Durum ve Görünüş” başlığı altında şöyle anlatıyor:
“Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu topluluk genel savaşta yenilmiş, koşulları ağır bir ateşkes antlaşması imzalanmış, büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve ülkeyi genel savaşa sürükleyenler kendi yaşamlarının kaygısına düşerek yurttan kaçmışlar. Vahdettin soysuzlaşmış, kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini umduğu alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak; yalnız padişahın isteklerine uymuş, onunla birlikte kendini koruyabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş. Orduların elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf devletleri, ateşkes antlaşması hükümlerine uymayı gerekli görmüyorlar.”

              Atatürk, bu satırların devamında İstanbul ve Anadolu'nun pek çok yerinin İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altında olduğunu, bundan başka ülkenin dört bir tarafındaki Hristiyan azınlıkların devletin çökmesi için çalıştıklarını belirtiyor. Osmanlı Devleti'nin kalan topraklarının her taraftan çepeçevre kuşatıldığı, işgal edildiği, bölünüp parçalanmaya çalışıldığı o günlerde, yurtsever zihinler bu büyük felakete bir “kurtuluş yolu” arıyordu.

              Atatürk, yine Nutuk'ta “kurtuluş yolu” arayan o “yurtsever zihinlerin” çaresizliğini de       şöyle anlatıyor:
“Düşman devletler, Osmanlı Devleti'ne ve ülkesine maddi ve manevi bakımdan saldırmışlar, padişah ve halife Vahdettin, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. Hükümeti de aynı durumda… Farkında olmadığı halde başsız kalmış olan ulus, karanlık ve belirsizlik içinde olup bitecekleri bekliyor. Felaketin korkunçluğunu ve ağırlığını anlamaya başlayanlar bulundukları çevreye ve sezebildikleri etkilere göre kurtuluş çaresi saydıkları yollara başvuruyorlar… Ordu, adı var kendi yok bir durumda. Komutanlar ve subaylar genel savaş boyunca sıkıntı ve güçlüklerle yorgun düşmüş, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında, kafaları çıkar yol, kurtuluş yolu aramakta…”

              Atatürk, Nutuk'ta, “kurtuluş yolu” arayanların da “padişahsız, halifesiz” bir kurtuluş düşünemediklerini, “kendilerinden önce yüce halifeliğin ve padişahlığın kurtuluşunu”  amaçladıklarını, buna karşı çıkanları ise “dinsiz, vatansız, hain” ilan etmeye hazır olduklarını belirtiyor. Ayrıca, “kurtuluş yolu” arayanların İngiltere, Fransa ve İtalya gibi “büyük devletleri gücendirmemek”ilkesini esas aldıklarını, bu ülkelere karşı mücadele etmeyi “mantıksızlık ve ahlaksızlık” olarak gördüklerini ifade ediyor.

              Atatürk Nutuk'ta, “Düşünülen Kurtuluş Çareleri” başlığı altında Mondros Ateşkes Antlaşması  sonrasında bulunan üç farklı “kurtuluş çaresini” şöyle sıralıyor:1- İngiltere korumasını istemek, 2-Amerikan mandasını istemek, 3- Bölgesel kurutuluş çarelerine başvurmak…
Atatürk'e göre bu kararlar “çürük” ve “temelsiz” mantıklara dayanıyordu ve gerçekçi değildi. Çünkü kurtarılmaktan söz edilen Osmanlı Devleti, siyasi ömrünü tamamlayıp tamamen çökmüş, parçalanmıştı. “Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.” Emperyalistlerin amacı onu da paylaşmaktan ibaretti. Ortada ne bir devlet, ne bir hükümet, ne bir padişah vardı. Atatürk'ün tabiriyle “Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, anlamını yitirmiş birtakım boş sözlerdi.”                                                                                                                                                                            

              “Ben bu kararların hiçbirini yerinde bulmadım” diyen Atatürk, her üç kurtuluş çaresinin de ülkeyi gerçek kurtuluşa ulaştırmayacağını belirttikten sonra “O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi?” diye sorup kendi kararını şöyle açıklıyor:
“Efendiler bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da hâkimiyet-i milliyeye (millet egemenliğine) dayanan bilakaydüşart müstakil (tam bağımsız) yeni bir Türk devleti kurmak.”
“İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamaya başladığımız karar bu karar olmuştur.”

Atatürk, Türk Milleti'ni çok iyi tanıyordu. Bu milletin esir yaşamaktansa onurluca ölmeyi tercih edeceğini biliyordu. Nutuk'ta, o günlerde “en sağlam düşünüş ve mantığın” ya istiklal ya ölüm olduğunu şöyle açıklıyor:
“Temel ilke Türk Milleti'nin onurlu ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir millet, uygar insanlık karşısında uşak durumunda kalmaktan öteye gidemez. Yabancı bir devletin koruyuculuğunu ve kollayıcılığını istemek, insanlık niteliklerinden yoksunluğu, güçsüzlüğü ve miskinliği açığa vurmaktan başka bir şey değildir. Gerçekten bu aşağılık duruma düşmemiş olanların isteyerek başlarına yabancı bir efendi getirmeleri hiç düşünülemez. Oysa Türk'ün onuru, kendine güveni, yetenekleri çok yüksek ve büyüktür.  Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyidir. Öyleyse ‘Ya istiklal ya ölüm'. İşte halas-ı hakiki (gerçek kurtuluş) isteyenlerin parolası bu olacaktır.”                                                                                                             

Atatürk daha sonra, milli egemenlik için saltanata ve hilafete son verdiğini anlatıyor.  Osmanlı saltanatını sürdürmeye çalışmanın Türk Milleti'ne yapılacak en büyük kötülük olduğunu belirterek şöyle diyor: “Artık vatanla, milletle hiçbir vicdan ve düşünce bağı kalmamış bir sürü delinin devlet ve millet bağımsızlığının ve onurunun koruyucusu durumunda bulundurulması nasıl uygun görülebilirdi? Halifeliğin durumuna gelince, bunun ilim ve tekniğin ışığa boğduğu gerçek uygarlık dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir durumu kalmış mıydı?”

Atatürk'ün, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla başlayan kurtuluş hareketi, emperyalizme karşı “tam bağımsızlık”, sultana karşı “milli egemenlik” mücadelesi olarak formüle edilebilecek iki yönlü bir kurtuluş hareketiydi. Atatürk, Milli Mücadele sırasında bu iki yönlü kurtuluş hareketini çok dikkatle yürüttü.  Cumhuriyete doğru adımlar atarken asla cumhuriyetten söz etmedi. Yine Nutuk'taki ifadeleriyle cumhuriyeti vicdanında “milli bir sır” olarak sakladı.

              İSTANBUL’DA MİLLİ DİRENİŞİN ÖN HAZIRLIĞI

Atatürk milli direnişin ön hazırlığını, 6 ay kaldığı İstanbul’da kararını olgunlaştırmayı sağlayacak   asker ve sivil her çevreden, en yakın arkadaşları, hükümete yakın kişiler, eski ittihatçılar ve işgal kuvvetlerine yakın kişilerle görüşmüş, düşmanın ve işbirlikçilerinin düşüncelerini anlamak iştemişti.

               Atatürk, 6 ay istanbul’da kalmasının nedenini 1926 yılında Falih Rıfkı Atay şöyle anlatıyor; “Ağır ve kesin karar uygulamaya başlandıktan sonra, keşke şu tarafınıda bu tarafınıda düşünseydim, belki bir çıkar yol bulurduk. Yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.Bundan başka beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında istanbul’da kalışım sırf bunun içindir.”  Bu nedenle Atatürk , 6 ay İstanbul’da kalarak her yolu denedi, her kapıyı çaldı. İstanbul’da vatan kurtarmanın mümkün olmadığını  görerek Anadolu’ya geçmeye karar verdi.                                     

             SAMSUN’A GÖNDERİLMEK ÜZERE GÖREVLENDİRİLMESİ                                                                                        

30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması'nın 7. Maddesi'ne göre “Karışıklık çıkan yerler İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecekti.” İtilaf Devletleri bu maddeye dayanarak birçok yeri işgal etmişti.

Mondros'tan sonra Samsun ve civarında bazı karışıklıklar baş göstermişti. Aslında karışıklığı yaratan Rum çeteleriydi. Rum çetelerine karşı Türklerin direnişi, İngilizlerin dikkatini çekiyordu.
İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe ve Amet, 1918 Kasım sonlarında “Samsun'da mütareke hükümlerinin henüz uygulanmamış olduğunu ve Hristiyanları toptan öldürmek için Müslüman ahalinin silahlandırıldığını” iddia ediyordu. Bunun üzerine İngilizler, 9 Mart 1919'da Samsun'a 200 kişilik küçük bir birlik çıkarmışlar, 50 kişilik bir müfrezeyi de Merzifon'a göndermişlerdi.

İngilizlerin Samsun'a asker çıkarmaları bölge halkının tepkisini çekmiş; 17-18 Mart 1919 gecesi Teğmen Hamdi Bey askerleriyle birlikte dağa çıkmıştı. Teğmen Hamdi Bey'in direniş için dağa çıkması, İngilizler için bardağı taşıran son damla olmuştu.                                                                                                                                                                      

Amiral Calthorpe, 21 Nisan 1919'da Osmanlı Harbiye Nazırlığı'na bir nota vererek, “Gereken her türlü önlemin derhal alınmasını, ilgililere emir ve talimat verilmesini, yoksa işin ciddiyet kazanacağını” bildirmişti. Amiral Calthorpe, Sadrazam Damat Ferit'e gönderdiği resmi yazıyla da yetinmemiş, Padişah Vahdettin'le de görüşerek özellikle “Karadeniz'deki karışıklıkların bastırılması”konusunda ona da kesin uyarılarda bulunmuştu. Calthorpe, Vahdettin'e, “Yüksek yetkilere sahip askeri bir kurulun, başlarında yetenekli bir generalle derhal görev yerine giderek o bölgedeki 9. Ordu'yu disiplin altına almasını”söylemişti.

İngilizlerin isteği üzerine Damat Ferit Hükümeti, hiç zaman kaybetmeden Karadeniz'de ve Doğu Anadolu'da asayişi sağlamak için harekete geçti. Hükümet, bu işin üstesinden gelecek; Anadolu'ya gidip yer yer başlayan direnişe son verecek güçlü bir komutan aramaya başladı. Damat Ferit Hükümeti, bu zor görevi aynı zamanda padişahın yaveri olan Atatürk'e verdi. Damat Ferit Hükümeti, halkı örgütleyip düşmana karşı direnmesi için değil, yer yer başlamış olan direnişleri sonlandırması için Atatürk'ü Samsun'a gönderdi. Vahdettin de bu kararı onayladı. Amaç İngilizlere yaranmaktı. Çünkü direnerek değil, emperyalizmin merhametine sığınarak kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Hükümet, Anadolu'ya göndereceği Atatürk'e şu görevleri verdi: 1- Bölgede asayişin sağlanması  2- Silah ve cephanenin toplanıp koruma altına alınması  3- Şuralar varsa ve asker toplanıyorsa bunların derhal engellenmesi  4- Şuraların kapatılması.                                                                                                                                   

 Samsun'a giderken Atatürk aldığı  geniş yetkilerle Anadolu'nun büyük bir bölümündeki asker-sivil yetkililere emir verebilecekti. Ancak Atatürk'e bu geniş yetkiler “direnişi örgütlemesi için” verilmemişti. Bu yetkilerin geniş olmasının iki nedeni vardı. Birincisi, 21 Nisan tarihli İngiliz notasında özellikle Doğu illerinden söz ediliyordu. Yani, yetkilerin geniş tutulmasının birinci nedeni doğrudan İngiliz notasıydı. İkincisi de bu yetkileri Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla yaptığı görüşme sonunda bizzat Atatürk genişletmişti.                                                                                                                 

Atatürk'e mülki (idari) yetkiler verilmesinin nedeni ise yine İngiliz notasında belirtilen  “şuralara” son verebilmesi içindi. Atatürk'ün bu sivil örgütlere son verebilmesi için idari yetkilere sahip olması gerekiyordu. Ayrıca Atatürk'ün, Batı'ya ve iç bölgelere değil de Karadeniz'e gönderilmesi, Doğu bölgelerine emir verebilmesi, onu gönderenlerin tamamen İngiliz istekleri doğrultusunda hareket ettiğini kanıtlamaktadır.

Atatürk, bir taraftan Anadolu'ya gizli geçiş planı üzerine çalışırken, diğer taraftan güvendiği arkadaşlarıyla Şişli'deki evde gizli görüşmeler yaparak bir “kurtuluş planı” hazırlamıştı. İşte bu görüşmeler sırasında  hükümetteki  ve  Genelkurmay'daki nüfuzlu arkadaşlarını devreye sokarak müfettişlik görevini almayı başarmıştı.

29 Nisan 1919 Salı günü Atatürk'e, 9. Ordu Müfettişliği görevi verilmişti. Atatürk,  görevin detaylarını öğrenmek için Genelkurmay'a çağrıldığında, Genelkurmay İkinci Başkanı Kazım İnanç Paşa'yla görüşerek yetkilerini biraz daha genişletmeyi başarmıştı. Atatürk'ün Samsun'a gönderilmesiyle ilgili kararname 4 Mayıs 1919 Pazar günü Bakanlar Kurulu'nda da görüşülüp kabul edilmişti.

 

Mustafa Kemal Paşa  -Yıldırım Orduları Komutanı (Kasım 1918)

              PADİŞAH VAHDETTİN İLE GÖRÜŞMESİ                                                                                           

Atatürk, Samsun'a hareket etmeden bir gün önce, 15 Mayıs 1919'da Padişah Vahdettin'le son bir görüşme yapmıştı. Atatürk'ün anlattığına göre Vahdettin o görüşmenin bir yerine, “Paşa, paşa! Devleti kurtarabilirsin!” demişti. Vahdettin'in ne demek istediğini Atatürk şöyle anlatacaktı:
“Vahdettin demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanak noktamız İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim onların şikâyet ettikleri meseleleri halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğruluğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tutuklarsam Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”
Atatürk, Anadolu'ya geçip de kendisine verilen görevin tam tersine halkı direnişe çağırıp Milli Mücadele'yi başlatınca hemen geri çağrıldı. Geri dönmeyince görevden alındı, rütbeleri, nişanları söküldü, idama mahkûm edildi. Öldürülmesinin dine uygun olduğunu yazan fetvalar yayımlandı. Üzerine ihanet orduları gönderildi. Bütün bu kararların altında Vahdettin'in imzası vardı.

            

Padişah Vahdettin'in Atatürk ve arkadaşları hakkında 11 Mayıs 1920'de verilen gıyabi idam kararını onaylayan iradesi. (24 Mayıs 1920). İdam gerekçesi, ‘Kuvayı Milliye adı altında çıkardıkları fitne ve fesat.'

 

 

SAMSUN’A HAREKETİ

Atatürk yola çıkış öyküsünü şöyle anlatmaktadır:
İstanbul’dan ayrılmak üzere, evimden otomobile bineceğim sırada Rauf Bey yanıma gelmişti. Bineceğim vapurun izleneceğini ve beni İstanbul’dayken tutuklamadıklarına göre, belki de Karadeniz’de batırılacağımı güvenilir bir yerden işitmiş, onu haber verdi. Ben, İstanbul’da kalıp tutuklanmaktansa, batıp boğulmayı tercih ettim ve yola çıktım. Kendisine de, eninde sonunda İstanbul’dan çıkmak zorunda kalırsa benim yanıma gelmesini söyledim.                                                                            

              

                  BANDIRMA VAPURU’NDA KİMLER VARDI

Atatürk ile beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü başlayacak yolculuğa gemi kaptanı İsmail Hakkı Durusu dışında 18 kişi eşlik edecekti. Bu 18 kişinin adları şöyleydi:

3.Kolordu Komutanı Kurmay Albay Refet Bey (General Bele),  Müfettişlik Kurmay Başkanı Kurmay Albay Manastırlı Kâzım Bey (General DIRIK),  Müfettişlik Sağlık Bakanı Doktor Albay İbrahim Talî Bey (ÖNGÖREN),  Kurmay Başkan Yardımcısı Kurbay Yarbay Mehmet Ârif Bey(AYICI),  Karargâh Erkân-ı Harbiyesi İstihbarat ve Siyâsiyât Şubesi Müdürü Kurmay Binbaşı Hüsrev Bey(GEREDE),  Müfettişlik Topçu Komutanı Topçu Binbaşı Refik Bey(SAYDAM),  Müfettişlik Başyaveri Yüzbaşı Cevad Abbas(GÜRER),  Kurmay Mülhakı Yüzbaşı Mümtaz (TÜNAY), Kurmay Mülhakı Yüzbaşı İsmail Hakkı (EDE), Müfettişlik Emir Subayı Yüzbaşı Ali Şevket (ÖNDERSEV),  Karargâh Komutanı Yüzbaşı Mustafa Vasfi (SÜSOY),  Kurmay Başkanı Emir Subayı ve Müfettişlik Kâlem Âmiri Üsteğmen Arif Hikmet (GERÇEKÇI),  İaşe Subayı Üsteğmen Abdullah(KUNT),  Müfettişlik İkinci Yaveri Teğmen Muzaffer (KILIÇ),   Şifre Kâtibi, Birinci Sınıf Kâtip Fâik (AYBARS),  Şifre Kâtibi Yardımcısı,  Dördüncü Sınıf Kâtip Memduh (ATASEV).

 

Atatürk, 19 Mayıs’ta geldiği Samsun’da 6 gün kaldı ve 25 Mayıs 1919’da iç kesimlere gitmek üzere buradan ayrıldı. Önemli bir Türk gücünün bulunmadığı bu küçük kentte, her an denetim altındaydı. İstihbarat subayları, girişimlerini izliyor, yaptığı her işi soruşturuyorlardı.

Gönüllü ajanlar konumundaki yerli Rumlar, gittiği yerleri, görüştüğü kişileri, hatta telefon konuşmalarını bile İngilizler’e haber veriyordu. Kimi Türkler, onunla karşılaşmaktan kaçınıyor, konuşmaktan çekiniyordu.

Atatürk’ün ilk işi; Türk Milletine karşı işlenen haksızlığın onarılmasını isteyen telgraflarla sorumluluk bölgesindeki halkı uyarmak oldu. Samsun’un içinde de, halkta bir direnme duygusu uyandırmak amacıyla Büyük Cami’de mitingler düzenledi.  Askeri alanda, Anadolu ve Trakya’da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu. Siyaset alanında ise; çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti, kendisine verilen emre uyup da bunları dağıtacak yerde, yenilerini kurmaya başladı.

Bu gelişmeler karşısında İstanbul Hükümeti ama özellikle İngilizler telaşa düşmüşler, Damat Ferit hükümeti Müfettiş Paşa’nın geri çağrılmasını kararlaştırmıştı..! Ancak O ve heyeti, çoktan Anadolu yaylalarına doğru tırmanmaya başlamışlardı. İlk durak Havza olacaktı..

              SAMSUN’DAN AYRILIŞ

              Atatürk ve arkadaşları eski bir otomobilile, gecenin karanlığında  çamurlu yollarda Havza’ya doğru yol alırken  arabaları birkaç kez bozulmuş ve yola yaya olarak devam etmeye başlamışlardı. Şafak sökmekte idi ve daha önce kimsenin duymadığı bir marş yürekleri coşturmuş,  yorgunluğu dindirmişti…

 Dağ başını duman almış                                                                                                                                                   

Gümüş dere durmaz akar;                                                                                                                                           

Güneş ufuktan şimdi doğar,                                                                                                                                    

 Yürüyelim arkadaşlar;                                                                                                                                                 

Sesimizi yer, gök, su dinlesin    

Sert adımlarla her yer inlesin, inlesin… 

 

Atatürk bu anı şöyle anlatır:

“ Samsun’a çıktığım gün, elimde hiçbir maddi kuvvet yoktu.Yalnız Türk Milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi kuvvet vardı. Samsun’dan Anadolu içlerine kırık bir otomobille giderken, daima düşünür ve yaverime  Dağ Başını Duman Almış Marşını söyletirdim. Türk ufuklarından bir gün ne olursa olsun bir güneş doğacağına, bunun hareket ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bunun bize bir güç çıkaracağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum.”

Samsun’dan doğan özgürlük güneşi, bağımsızlığımıza atılan bu ilk adımı aydınlatmış, bu kutsal yürüyüşü sadece ‘Yer gök, su’ değil, tüm işgal güçleri, vatana ihanet içinde olan işbirlikçileri de görmeye, dinlemeye başlamışlardı. Ama en çok da istiklaline inanmış, vatanına sevdalı Türk Milleti… En sonunda;  ‘’İzmir’in dağlarında çiçekler de açacak, altın gümüş ova sırmalar da saçacaktı…’’  O tarihten beridir;  Atatürk ve arkadaşlarının, ona inanmış Türk Milletinin söylemiş olduğu:‘‘Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar’’ dizeleri hala dağlarımızda, ovalarımızda, Yeşil Irmağın kıyılarında, bu gazi vatan topraklarımızın her yöresinde yankılanır. Hiç bitmemecesine, unutulmamacasına…

                                                                                                                 

KAYNAKÇA                                                                                                                                                                        

*M.Kemal Atatürk, Nutuk                                                                                                                                                                      *Sinan Meydan, Atatürk ‘ün Bağımsızlık Yolu                                                                                                

*Fethi Tevetoğlu, Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar                                                                                               

 *Metin Aydoğan, 19 Mayıs 1919 Özgürlüğün Şafağı                                                                                    

*Prof.Dr.Ali Dönmez, Dağ Başını Duman Almış

 

 

 

 

 

Bu haber 805 kez okundu.
Gazipaşa Güncel Haberler Kategorisindeki Son Haberler
  1. 1. SU KRİZİ NE ZAMAN ÇÖZÜLECEK? (63 kez okundu.) - 26/06/2019
  2. 2. SU ABONELERİNE KÖTÜ HABER (63 kez okundu.) - 26/06/2019
  3. 3. DENİZ SUYU TEMİZ ÇIKTI (43 kez okundu.) - 26/06/2019
  4. 4. ÖZGENÇ'TEN ALTERNATİF ÖNERİ (59 kez okundu.) - 26/06/2019
  5. 5. BÜYÜKŞEHİRDEN JET AÇIKLAMA (53 kez okundu.) - 26/06/2019
  6. 6. GÜNEY'DE ETKİN DENETİM (36 kez okundu.) - 26/06/2019
  7. 7. VATANDAŞIN YARDIMINA JANDARMA YETİŞTİ (38 kez okundu.) - 26/06/2019
  8. 8. UYUŞTURUCUYLA MÜCADELE HATTI (34 kez okundu.) - 26/06/2019
  9. 9. DOKTORDAN FAKLI YÖNTEM (56 kez okundu.) - 26/06/2019
  10. 10. 'BİZİM SIKINTIMIZ ARTAN MALİYETLER' (273 kez okundu.) - 25/06/2019
Facebook Yorumları